Menü
Bölüm 3

Okullu Olmak

Daha önce söylemiştim sanırım, babam inşaat ustasıydı. İnşaatla ilgili her işi yapardı. Tesisat, bahçe işleri, elektrik, en zevkli kısmı da benim için elektrikti. Elektrikli aletlerle uğraşmayı hep sevmiştim. Emel ablanın aldığı yada babamın zar zor aldığı uzaktan kumandalı arabaları uzun bir süre oynayıp, hevesim geçince parçalayıp parçalarından türlü türlü aletler yapardım. Bir keresinde çok salakça bir şey yaptığımı hatırlıyorum. Hikayenin sadece belli bir kısmını hatırlıyorum. Kulaklığın kablolarını kesip jak girişini bir prize bağlayıp kulaklıkları takıp prizi elektrik yuvasına taktığım anı hatırlıyorum. Sonrası yok. Uyandığımda yataktaydım, fakat başım feci şekilde ağrıyordu. Çocuk aklı, tahminim elektriği dinlemeye çalıştım. Elektrik diyordum. Hala evde herhangi bir elektronik alet bozulduğunda atma taraftarı değilim. O şeyin içerisindeki herhangi bir parça belki bir şeye lazım olur.

Yokluklarla da olsa çok eğlenceli bir çocukluk geçirdim. Sokakları son aşındıran nesilin bir parçasıydım. Belki de yaşadığım çevre buna müsait olduğu için şanslıydım. Okula başlayana kadar her günüm yaz kış dışarıda geçmişti. Komşu çocuklarıyla çeşit çeşit oyunlar oynardık. Benim en sevdiğim 9 taştı. Bana göre çocuk olmak koşturmak demek. Saklambaç oynardık, hava kararınca daha zevkli olurdu. Annelerimiz (benim babaannem) bağıra çağıra kapıya çıkar, bir de sanki hepsi anlaşmış gibi aynı anda çıkarlardı. Hadi eve.. Bazılarımızın tepkileri ailelerimizi bastırırdı eve biraz daha geç gitme şansımız olurdu. Kimilerimiz ise aile baskısından hemen içeri girerdi. Kelimeden şarkı üretmeye çalışırdık. Erik toplardık, sonra onları birbirimize fırlatırdık. Şimdiki zamanı düşününce o zamanlarda teknolojinin eksikliği mutluluğa artı katıyormuş. Şimdilerde her şey elimizin altında, bir telefonla gönül alıyoruz. İnsanlar da bunlarla yetinebiliyor, çünkü artık her şey bir arkadaşlık isteğinden ibaret. Kolaylık mı getirdi yoksa kolaya mı kaçtık pek emin değilim.

Heyecanla beklediğim okul zamanı geldi ve çattı. Babam bizi Eminönü'ne Mahmut Paşa'ya götürdü. Deli gibi kalabalığın içinde mavi önlük, çanta, defter, kalem arayışına girdik. Ben bir o kadar mutlu ve heyecanlıysam abimde bir o kadar mutsuzdu. Okulu hiç sevmemişti sanki benim sevmem de ona batıyormuş gibiydi. Alış veriş sonrasında bir cafeye oturduk. Abimle ben tost söyledik, babam ise sadece çay söyledi. Gelen hesaba pek sevindiğini söyleyemem. O zamanlar çay 250bin (25krş) liraydı. Babam çaya 1 milyon (1tl) ödeyince garsona kızdı, bağıra çağıra eve geldik. Hoş garsonunda bir suçu yok fiyatı o belirlemiyor.

Okulun ilk günü geldi çattı. 1. sınıf olduğum için okula erken başlıyormuşum. Heyecan dorukta tüm eşyalarımı 2 gün öncesinden hazırlamışım saatlerin geçmesini bekliyorum. Akşam yine her zamanki gibi babaannemle birlikte yatağa girdik. Önce dualar okuduk sonra ben soru yağmuruna başladım.

Ben: Babaanne sen okula gittin mi?
Babaannem: 2. sınıfa kadar gittim sonra anam tarla da çalışacaksın diyip aldı beni okuldan.
Ben: Okulu sevmiş miydin?
Babaannem: Sevmez olur muyum, hep okumayı istedim de göndermediler.
Ben: Çok arkadaş edinir miyim?
Babaannem: Arkadaş adamın yuvasını yıkar, herkese güvenme öyle.
Ben: Niye yıksın ki babaanne?
Babaannem: Öyle, ileride anlarsın hadi yat da uyuyalım.

Gerçekten de çok çok ileride anladığım bir şeydi, o zamanlarda duyduğum bu cümle. Güvenip sırtımızı dayadığımız, güvendiğimiz insanlar, gün gelip sırtımızdan vurdular.

Heyecandan uyuyamadım sabaha kadar yatakta döndüm durdum. Bir çoğumuzun başına gelmiştir. Yatakta sürekli hareket edince yatak ısınır, ayağınızı dışarı çıkartmak istersiniz fakat yatağından altından bir şeyler çıkacağı korkusu sizi sürekli engeller. :)

Sabah babaannemin "Oğlum kalk hadi sabah oldu" lafıyla bir hışım yataktan kendimi fırlatmam bir oldu. Kahvaltı hazırdı hızlıca ağzıma bir şeyler tıkayıp hemen önlüğümü giydirmesi için babaanneme getirdim.

Babaannem: Bu ne acele kerata.
Abim : Git de gör okul nasıl bir yer.
Ben: Hadi babaanne giydir de hemen gideyim.
Babam: Acele etme oğlum daha vakit erken.

Elimdeki önlüğü bırakıp televizyon karşısına geçip çizgi film izlemeye başladım. Babamın "Hadi oğlum" lafıyla bir hışım ayağa kalkıp hemen önlüğüme sarıldım. Babannem önlüğümü giymek için çaba gösterirken, zıplıyor ve heyecanımı dile getiriyordum. O ise bana rahat dur evladım diye çıkışlarda bulunuyordu. Çantamı sırtlayıp Tuncay Artun İMKB İlköğretim Okuluna doğru yola koyulduk. Okula yaklaştıkça etrafımdan benim gibi çocuklar aynı yola ilerliyordu. Sürekli etrafa bakıyordum her sokaktan birileri bizim yürüdüğümüz sokağa doğru geliyor. Akın akın okula ilerliyorduk. Sınıfım öncesinde belliydi 1C, sınıfı bulup içeri girdik. Kimisi ailesiyle gelmiş, kimisi tek başına oturuyor. Boş olan bir yere babam beni bıraktı.

Babam: Ben gideyim mi oğlum? (Tam o anda artık yalnız kalmam gerektiğini hissettim. Bir yandan babamın gitmesini istiyordum bir yandan da korkuyordum. Sesim titreyerek o cesur cümleyi kurdum.)
Ben: Biraz daha kalsana baba.
Babam: Her anında yanında olamam oğlum.

Tam o anda hayatımızı değiştirecek insan kapıdan içeriye girdi. Bir insanın en şanslı olduğu an ilk öğretimde karşısına çıkan iyi bir öğretmendir. Yaşar BAYRAM, 28 yaşında yakışıklı ve çok mütevazi bir adamdı. Fakat selamından sonraki ilk cümleleri bizi pek memnun etmemişti.


Yaşar Öğretmen: Velileri lütfen dışarı alabilir miyim?

Herkes dışarı çıkmıştı tanışma faslıyla ilk günü geçirmiştik.

Okul zamanları çocukların ders dışında en çok eğlendiği zamanlardır. Eğitim sistemimizdendir belki, dersler genelde çocuklara hep sıkıcı gelirdi. Bazı dersler de ise Yaşar öğretmenimiz sıkıldığımızı anlayıp oyunlu bir şekilde derslerine devem ederdi. Tenefüsler her öğrencinin dört gözle beklediği bir andı. Yakar top, ebelemece, futbol ve şiddetle ilk tanışmamız olan simit. Bilmeyenler için ve nefesini iyi kullanamayanlar için simit çok zor bir oyundu. Kale olarak bir köşe belirlenir, ebe simiiiiiiiiit diye bağırmaya başlar o anda yakalayabildiği ilk kişiyi ebelerdi. O anda ebe olan çocuk kaleye koşana kadar envai çeşit darbeye maruz kalırdı. Bir keresinde uçan tekme atmayı deneyen bir arkadaşımız dahi olmuştu. -sonu pekte iyi bitti diyemem- Simit öğretmenlerimiz için geçerli bir oyun türü değildi. Bir süre sonra çoğu okulda olduğu gibi müdür konuşması sırasında simitin artık yasaklandığını öğrendik. Sevinen de vardı üzülen de.

Bir çok çocuk bizim kadar şanslı değildi. Yaşar öğretmenimiz askere gittiği zaman içerisinde bizi farklı öğretmenlere ve farklı sınıflara gönderdiler. Sadece adını ve öğrencilere elinin tersiyle vurduğu anı hatırladığım Şule hoca vardı. Öğretmenlik görevini üstlenemediği gibi pekte saygılı bir insan değildi. Vakitler eğlenceli geçiyordu. Yazmayı öğrenmek okumaktan daha zordu benim için. Tahtanın yanında bulunan küçük kelime öbekleriyle -adını şu anda hatırlayamıyorum- cümleleri ve okumayı öğrenirdik.

-Ali ata bak.
-İpek ılık süt iç.
...

Bilgisizliğimin ve bir eşek şakasına denk geldiğim anı anlatmak istiyorum, Emre Bal, bu yazıyı okuyorsan eğer selam olsun sana :)

Öğle tenefüsü zamanı geldiğinde herkes gibi dışarı çıkmış ve kantinden karnımı doyurmak için bir şeyler almıştım ki Emre yanıma geldi. Yüzünde mükemmel bir ciddiyetle bana okulun tatil olduğunu ve eve gidebileceğimi söyledi. Bende saf bir salak olarak onun söylediğine inanıp yayma düşüncesiyle peşimden 4-5 kişiyi daha sürüklemiştim. Akla hizmet kimseye de sorma düşüncesine girmemiştim. Ertesi günü Yaşar öğretmenimiz bizim için mükemmel bir ceza hazırlamıştı. 1 ders boyunca ellerimiz havada beklemiştik. Tabiki de Emre'yi de şikayet ederek cezayı ortak çekmiştik.

Yeni öğrendim pandemiden önce okulu deprem riski nedeniyle kapatmışlar.