Menü
Bölüm 1

Merhaba

Her zamanki gibi, nereden başlayacağımı bilmiyorum. Uzun bir hayat hikayesi, birazda başarı öyküsü gibi olacak. Başarı kısmını, henüz elde etmiş sayılmam, fakat üzerinde çalışıyorum. Lafı fazla uzatmadan hemen konumuza dönelim, anlatacak çok fazla şey var.

29 Mart 1993 Pazartesi günü, saat tam 08:45'te Şişli Etfal hastanesinde ilk nefesimle göz yaşlarımı dökmeye başladım. Aklıma dokunmuşken Cem Karaca'yı anmadan geçmek olmaz;

Doğarken ağladı insan, bu son olsun, bu son.

Düşük gelirli bir ailenin 2. ve son çocuğuydum. Babam inşaat ustası, annemse konfeksiyon işi yapardı. Evde babaannem de olmak üzere 5 kişi yaşardık. Sarıyer - İST. Reşitpaşa mahallesinde küçük bir gecekondumuz vardı. Evimiz tabiri caizse tam bir döküntüydü. Bunu küçümseme olarak algılamayın lütfen, evimiz yandıktan sonra -ki bu konuya da geleceğim- yaşadığım hiç bir ev bana o evin sıcaklığını vermedi. Hayal meyal hatırlıyorum, duvarlarımızın boyaları dökülürdü, babamda görüntüyü düzeltmek için evin tamamamını duvar kağıtlarıyla kaplamıştı. Yıllar geçtikçe o duvar kağıtları yerinden sökülür, babaannem ise un ve su karışımıyla yaptığı yapıştırıcı ile yapıştırırdı. Bahçemizde çeşit çeşit meyve ağaçları vardı. Bir gecekonduydu ama villadan farksızdı.

Babaannem 65-70 yaşlarında bir kadındı evlere temizliğe gider, mahallede kolu bacağı kırılan çocuk, ördek, kurşun dökülecek birileri varsa onlara yardım ederdi. Bir nevi mahallenin lokman hekimiydi. Kolu bacağı kırılan için zeytin ezer, yumurtayla deyim yerindeyse mırç yapar, kırık bölgeye tahta sopalarla sarardı. Bir keresinde bir kadın elinde bir ördekle gelmişti, bacağına küçük sopalarla pansuman yapıldığını hatırlıyorum. :) Babaannem dünya tatlısı ve çok iyi kalpli bir insandı. Fakat 15 yaşında evlendirilen annemle, pekte iyi anlaşamadılar. 1995-1996 yılında annemle babam ayrıldı. Babaannem, annemle görüşmemizi istemediği için, bize annemi hep farklı anlattı. Bir hayat kadını olduğundan vs. söz etti. Çocuk aklı işte büyük sözü önde gelir felsefesiyle, bize söyleneni yaptık durduk. Annem bizi her ziyarete geldiğinde soğuk davranıp, onu artık istemediğimizi söyledik. Pişmanlığını şimdi yaşadığım anı parçaları var beynimin köşelerinde, bir insan annesini taşlamaz. Çocuk aklı işte..

Hatırlamak istemediğim o anı parçasında, eve bizi görmeye gelen anneme, 'git buradan, seni istemiyoruz, orospu' kelimelerini kullanarak taş fırlattığımı hatırlıyorum. Suçlu kelimesini yakıştıramadığım, bana bir anne şevkati veren babaannem yıllarca bizim için elinden geleni ardına koymadı, belki de vicdanendi, emin değilim. Fakat yıllar geçse de kimse onun yerini dolduramadı.

Abim genelde babamla birlikte takılırdı, bende hep babaannemin yanındaydım. Temizliğe gittiği evlere, genelde bende giderdim. Temizliğe gittiğimiz evlerde, hayatımda hiç bir zaman göremeyeceğim oyuncaklarla oynardım. Havuzun nasıl bir şey olduğunu ilk o evlerde görüşmüştüm. Zengin dediğimiz kesim, en azından o zamanlarda para düşkünü değil insan düşkünüydü. Hepsini hatırlıyorum ve hepsi de çok iyi insanlardı. Babaannem gündeliğini alırken bende her seferinde, çikolata paramı alırdım. Temizliğe gittiğimiz ev sahiplerinden bizimle en çok ilgileneni Emel ablaydı, her bayram ellerinde poşetlerle kapımızda olurdu. Bize türlü türlü oyuncaklar getirirdi. Yine küçük bir kesit anıdır ki, plastik top fırlatan pompalı tüfek tarzında 2 tane oyuncak getirmişti, şimdi ki NERF. Ben test etmek için duvara sıkardım, abimse kafama gözüme, sonra salya yümük kavga çıkardı evde :)

Abim demişken bir keresinde beni öldürmeye çalıştığını düşünüyorum, bebekken yataktan atmaya çalıştığını saymıyorum tabiki. 6-7 yaşlarındayız, kapımızın hemen önünde, çatıyla birleşik bir erik ağcımız vardı. Ben çatıya erik toplamak için çıkmıştım, çatının ucu sac dediğimiz sağlam olmayan bir demirdi. Abimin ağzından çıkan cümleleri hatırlıyorum. 'Biraz daha öne gel, öndeki erikleri toplasana, bak tam önünde uzan, uzan' ... Gözlerimi açtığımda annem nefes nefese koşturuyor kollarında beni taşıyordu, kucağından sadece çenesini gördüğüm anı hatırlıyorum. Şans eseri o gün annem bizi ziyarete gelmiş ve beni hastaneye yetiştirmiş. Nasıl iyileştiğim yada arada geçen zaman silinmiş durumda tabi..

Babam, yufka yürekli temiz kalpli bir adamdır. Hayatımda gördüğüm en duygusal ve duygusunu en iyi saklayan insanlardandır. Oğluna hariç. Küçükken babamın ajanda diye aldığı defterlere hayata küskünlüğünü yazdığını hatırlıyorum. Yazıları net hatırlamıyorum ama bir başlıkla ilk paragraf hala beynimin anı parçalarında gezinip duruyor.

Ömrüm.. Ne verdim, ne ettim, ne gördüm, ne çektim..

İnşaatlarda kalfalık, ustalık gerekirse amelelik yapardı, Türkiye'nin dört bir yanında da define arardı. Bir de kuş hastalığı vardı. 40-50 tane güvercin besler, şimdiler de FSM yolu olan, eskiden ise kavak ağaçarlının kapladığı mahallemizde uçururdu. Takla atanlar milyonlar (yeni paraya göre liralar) değerindeydi. Kalbi hep temizdi babamın. Kimseyle kavga ettiğini bağrıştığını hatırlamam o yıllarda. Bir keresi hariç belki. O günde yan komşularımız kuş kavgası yüzünden 3 kişi olarak babama saldırmıştı. Biz yalvar yakar evde çocuk halimizle bağırırken, babamın 2 kişiyi birden yere serişini izlemiştik. Neyse ki diğer komşuların olaya müdahile etmesiyle olay tatlıya bağlanmıştı. Her sabah erkenden çıkardı, bizde her gidişinde onu özlemle beklerdik. Akşamları inşaat elbisesiyle eve gelirdi. O toz toprak içindeki haliyle, sanki yıllardır görmüyormuş gibi sarılırdık ona. O da kızardı üstümüz pisleniyor diye. E tabi çamaşır makinemiz yok her şeyi elde yıkıyor babaannem, kızmakta haklıydı. Üstünü değiştirip, duş alıp, traş olup gelirdi yanımıza sarılırdı, öperdi, severdi.

Erkek yada kız olun hiç fark etmez. Bir çocuk için yeni traş olmuş babanın tadı bir başkadır. Öpenler bilir :)

Hep arkadaş gibi olduk, bir babadan ziyade bir dost gibiydi. Her şeyi konuşurduk fakat annemle ilgili hiç bir şey konuşamazdık. Konu açıldığında ya kalkar sigara yakardı, yada konuyu geçiştirecek 'haber izliyorum' kelimelerini sarf ederdi. Hep yanımızdaydı fakat bazen aylarca gelmediği olurdu. Define sevdası yüzünden yıllarca hayatını köy köy, kasaba kasaba gezerek geçirdi. Bir keresinde 3 ay boyunca gelmediği olmuştu. Babaannem artık eskisi gibi ev işlerine gidemiyordu. Şu anda İTÜ Teknokent olan araziden pezik dediğimiz ıspanağa benzeyen ot toplardı. Bize yemek yapar karnımızı doyururdu. O süre zarfında ilk defa açlığın ne demek olduğunu öğrendim. 4-5 günlük bayatlamış ekmek, su ile geçindiğimizi hatırlıyorum. Hatta bir keresinde babaannemin pezik diye normal otlardan toplayıp yaptığı yemeği yemiştik. Daha doğrusu kimse yiyememişti. Çok kızmıştım babama neden bunca zaman gelmedi diye. O zamanlar tabi telefon kullanmak büyük marifet birde herkeste yok, arayıp soramıyorsun da. Babaannemde gururlu kadındı gidip öyle birilerinden bir şey isteyemezdi. Ama abim hastalanınca dayanamayıp imdat çığlıklarına başladı. İmadımıza Emel abla yetişmişti. Dolabı baştan aşağı doldurmuş, koli koli bakliyat getirmişti. Aylarca yetecek erzağımız olmuştu. Babam geldi, günlerce konuşmadık. Babaannemle kavga ettiler. Babaannem neler yaşadığımızı anlattı, bağıra çağıra. Babam, 'ben oraya sizin için gidiyorum' diye bağırarak dışarı çıktı. Bizde yataklara geçtik, 15 yaşıma kadar salonda babaannemle uyurdum. Babaannemle her gece bilmece oyunu oynardık, yatmadan önce dualar okurduk, uyurkende hep onun koluna yatardım, sarılırdım. O gece tuvalete kalktığımda salonun kapısı açıktı mutfaktan ses geliyordu. Babam, bir yandan ağlıyor bir yandan ajandasına bir şeyler karalıyordu. Onu ilk defa ağlarken gördüm. Belki de o günü unutmamamı sağlayan şey buydu. Karanlığın içinden beni gördü, bende ona doğru yürüdüm. Öptü sarıldı birlikte ağladık sonra beni yatağa yatırdı. O günden sonra da hiç uzun süre eve gelmediği olmadı. 1 haftayı aşmadı, giderken de hiç bir kere parasız bırakmadı evi. Biliyordum bir şeyler bulsa, zengin olsa, bizim hayatımızı çok güzel yapabilirdi. Fakat zaten çok güzel olduğunun farkında değildi.

Para, pul, mülk hepsi gelip geçici şeyler. Aynı çatı altında mutlu yaşabildiğin bir ailen varsa, hayatta hiç bir şeye ihtiyacın yoktur..